20 Şubat 2017 Pazartesi

3/45: UĞULTULU TEPELER



   Eve dönerken kiliseye de uğradığım için yol biraz uzadı. Kilisenin duvarlarına yaklaştığımda, şu geçtiğimiz yedi ay içinde binanın nasıl yıprandığını fark ettim. Pencerelerin camları yer yer kırıldığı için karanlık birer oyuğa dönüşmüşlerdi. Çatı deseniz, iyice yamulmuştu. Arduvaz kaplamalar yaklaşan sonbahar fırtınalarıyla beraber tamamen kopup düşmek üzere hazır bekliyordu.

   Aradığım o üç mezar taşını kırlara bakan yamaçta buldum. Ortada duran taşın rengi iyice açılmış, yarısı fundalarla örülmüştü. Edgar Linton'un mezar taşını, ayakucundan başına doğru otlar bürümüştü. Heathcliff'inkiyse daha çıplaktı.

   Gökyüzü henüz sakinken bir süre mezarların çevresinde dolaştım. Fundalarla çiçeklerin arasında uçuşan pervaneleri seyrettim. Otları savuran hafif rüzgarın hışırtısını dinledim. Düşününce şaşırdım; insan nasıl olur da böylesine sakin bir toprağın altında yatanların huzursuz olduğunu aklından geçirebilir, bir kez daha merak ettim.


19 Şubat 2017 Pazar

PLAJ SANDALYESİ

   Hastalık ve yorgunluk; beynimizdeki sokaklarda, kavşaklarda, dönemeçlerde ne kadar vakit geçirirsek, ne kadar kapalı kalırsak, çıkış bulamazsak yahut bulsak bile orada kalmayı seçersek ortaya çıkıyor.

   Yaşadığımız "şimdi", duyduğumuz bir kelime, aldığımız bir koku bizi anlık bir görüntüye götürüyor. Ben, plaj sandalyesine yayılmış, güneşin altında oturan, gözlerinde güneş gözlüğüyle anlamadığı bir kitabı okumaya çalışan bir kız görüyorum. Muhtemelen on bir, taş çatlasa on iki yaşımdayım. Bahçedeyim.

   Hava sıcak. Israrla sandalyeden kalkmıyorum. Okuduğum kitabı, kapağını, yazılarını görüyorum: Dostoyevski, Ev Sahibesi. Koyu renk, kalın bir saman kağıdında, sık aralıklarla küçük puntoyla basılmış. Şu anki öğretmenlik bilgimle, açıkça o kıza derdim ki: "Puntolar senin için çok küçük, senin daha renkli ve daha büyük yazılı kitapları okuman lazım." (Bana diyen olmamıştı)

   Zaten kitabı anlamadım. Anlayamazdım. Henüz tekrar okumaya da çalışmadım. Sizin anlamadığınız halde okumaya devam ettikleriniz oluyor mu? Benim çok oldu.

   Zihnimdeki diğer görüntüye odaklandığımda, denizdeyim. Suyun üstündeyim, sırt üstü uzanıyorum. Kulaklarımın bir kısmı suyun içinde, denizi dinleyebiliyorum. Ufak kabarcıkları, yüzenlerin oluşturduğu dalgaların şırıltılarını...Sonra sadece suyun sesini, sadece nefesimi..

   Çok az sürüyor bu çünkü kıyıdan uzaklaşmamak için hiçbir zaman kendimi bırakamadım. Suyun beni kaldırıp, nazik hareketlerle ileri geri alıp götürdüğünü hissettiğimde ayaklarımı yere bastım hep.

   Şimdi öyle bir haldeyim ki, öncelikle kendi yaptıklarımdan tutun, yakın gördüklerimin hataları bile ruhumu çiziklerle dolduruyor. Anlaşılamamak, anlatamamak, düzeltememek derin yaralar açıyor kalbimde.

   Tuhaf olan, bunun şimdiye kadar da böyle olduğu.
   Acı olan, bundan sonra hiçbir şeyin tamamen unutulmayacağı, kulağımda yankılanan, uzaklardan gelen dalga sesi gibi her zaman içimde bir yerlerde kıpırdanacağını ve kendini hatırlatacağını bilmek.

   Başkaları yaşadığında; bunları okuduğumuzda ya da dinlediğimizde çok uzaklarda bulurdum kendimi. Unutun geçsin, bırakın gitsin derdim bu düşünceleri, saplantıları, içimden.

   Halbuki bir an geliyor, kalbini ve mantığını ayrı ayrı memnun etmek yetmiyor, ortak bir kanıda buluşup huzur bulmak istiyorlar.

   Hayat, deniz kıyısına oturup dalgaları seyrederek geçmiyor. Güneşin doğuşunu, batışını izleyip, aya bakıp hayaller aleminde gezinerek tamamlayamıyoruz ömrümüzü.

   Biz nasılız, bizi nasıl görüyorlar, biz nasıl görüyoruz? Bu soruları yerli yerince oturtamazsan sarmalda, dairesel, kolay hareketler elde edilmiyor.

   İnsanların düşüncelerini değiştiremeyeceğimi ve değiştirmemin de lazım olmadığını bilirdim. Fakat bazılarının kalplerine, düşüncelerine bir nebze dahi ulaşılamayacağını yeni öğreniyorum.

   Ben uzaklara dalıp mazi peşinde koşmak istemiyorum. Hayata kafa tutmak falan da istemiyorum.

   Sadece on bir yaşında, sandalyesinde anlamadığı kitabı okuyan kıza ulaşmak istiyorum.
   Oradan başlamak istiyorum.,,


NE YESEK: SEBZELİ MAKARNA




13 Şubat 2017 Pazartesi

MİM: REKLAMLARDAKİ GİBİ OLMAYAN ŞEYLER

   Sevgili Levent'e mim için çok teşekkür ederim. Paylaşımlarıyla ve yorumlarıyla güzel bir blog arkadaşı olacağına inanıyorum. Bloguna şuradan gidip, kendisiyle tanışmanıza sevinirim :)

   Birkaç gündür reklamlardaki gibi olmayan şeyler mimi okuyoruz bloglarda. Okuduklarımdan anladığım kadarıyla deterjan reklamlarının gönlümüzdeki yeri ayrıymış :D :D

   Handan konuyla ilgili bir video hazırlamış, sabah izleyip çokça güldüm. İzlemediyseniz siz de izleyin siz de gülün :)


  Ben de sizlere cilt bakım ürünlerinden bahsetmek istedim. Anında pürüzsüz cilt vaatleri, yumuşacık yüzler..hepimizin bildiği reklamlarda sıkça söz edilen konular. Ben çocukluğumdan beri özellikle bir markanın sabun reklamına oldukça gülerim. Hatta ablamla arada hala bunun esprisini yaparız. Bahsettiğim reklam şu yüzü iki yanak olarak ele alıp bir tarafına markanın sabununu sürdüğümüz diğer tarafınaysa herhangi bir sabunu sürdüğümüz reklam :D Sonra şöyle diyoruz:

"Birkaç dakika sonra yüzün sabunlu tarafı kurudu ve gerginleşti, tıpkı yıkarken olduğu gibi; oysa ... tarafı hala yumuşacık ve kremli"

   Markanın sabununu kullanan biri olarak, rahatlıkla söyleyebilirim ki tabi ki herhangi bir sabuna göre daha yumuşak bir yapısı var ancak sabun, sabundur ve sabun cildi az da olsa kurutur.

Mimi çoğu arkadaşım yaptı sanırım, yapmak isteyen varsa lütfen yapsın :)





12 Şubat 2017 Pazar

2/45: OTOMATİK PORTAKAL



   "Bir rüya ya da kabus aslında kafanızın içindeki bir film gibidir o kadar, tek farkı siz de içinde yer alabilirsiniz."